Bir süredir “tam olmama hakkı” üzerine düşünüyorum. Hem bedenimize hem zihnimize haksızlık ediyor olabilir miyiz? Tam olmak için savruluyor, kendimizi yoruyor; sonra sakinleşmek için yine sistemin ürettiği araçlara sarılıyoruz.

Yapay zekânın ürettiği kusursuz görsellerden bizi ayıran şey, gözlerimizdeki ışıltı değil mi? Yüzümüzün coğrafyasına ve yerleşen yılların anlamını taşıyan çizgiler… İnsan biraz da o izler değil mi ?

Ben şuna inanıyorum: “Tam olmaya” şartlanmak, en büyük eksiklik. Çünkü “tam olmak” diye bir şey yok. En azından insan için.

Bu yazıyı yazmak istedim; belki farkına varmadan kendini hırpalayan birkaç kişiye iyi gelir.

“Şunu da öğrensem, şurayı da halletsem tamamlanacağım” cümleleri bana uzak geliyor. İnsan, eksik ya da kusurlu olan yerden besleniyor sanki. Hayat, mücadele edecek bir “eksiklik” bırakmalı; çünkü eksik olmak, hayata bağlanmanın nedenlerinden biri değil mi? Hep bir eksikle yürüyebilmeyi kucaklamak ise bambaşka bir olgunluk.

Aynı şey markalar için de geçerli: Bir tarafın eksik kalmalı ki peşine düşeceğin iyi bir derdin olsun. Eksiklikten korkmayalım. Asıl korkulması gereken, “tam olmanın” heyecansız sarhoşluğu.

Kategoriler